Sosyal medyada çalışan – şirket işbirliği

Gözünüzün önüne 216 ülke getirin. Ortalama 80 milyon nüfusu olan, hatta bir tanesinin nüfusu 1 milyarı aşmış 216 ülke. Sınırları serbest olan, yasaları olsa da, bunlardan pek de kimsenin haberi olmayan 216 ülke.

İsteyen herkes, istediği ülkelerde yaşayabilsin, oralarda iş kurabilsin. Ülkenize giren insanları sadece size verdikleri bilgiler ile tanıyın, kim olduklarını bilmeyin. Hatta bazen, söyledikleri kişiler olmadıklarını da bilin. Sınırlarınızdan içeri girdiklerinde herkes dilediği gibi davransın. Herkes nasıl yaşayacağını dilediği gibi belirlesin, istediğini anlatsın. Tüm ülkelere giriş çıkış serbest olsun. Bazıları yaşamak için yer alsın, ama bir daha uğramasın. Bütün vatandaşlar diğerleri ile bilgi paylaşsın, bu bilgilerin bazıları doğru, bazıları yanlış olsun ama siz hangisi doğru, hangisi yanlış bilmeyin. Ülkelerde iyiler kadar, kötülerin de olduğunu bilin.

Bunları okurken bir bilim kurgu sahnesi tarif ettiğimi düşündüğünüzü biliyorum. Ancak, yukarıda anlattığım ülke metaforu ile aslında hayatımızın artık çok içinde olan birşeyden bahsediyorum: Sosyal paylaşım ağları. Sanal dünyanın ülkeleri, günümüzde hızla gerçek dünyanın ülkeleri ile yarışır hale geldi.

Son istatistiklere göre, irili, ufaklı, kiminin adını bile duymadığımız, kimi olmadan yapamadığımız 216 sosyal paylaşım ağı var. En büyüğünü tahmin edersiniz: Dünyada her 6 kişiden birinin kullandığı Facebook bu konuda başı çekiyor. Sosyal ağ istatistiklerinin popüler sitesi socialbakers.com’da sosyal ağlar hakkında o kadar ilginç istatistikler var ki, bir göz atmanızı öneririm.

Sosyal ağlar, her birimizin paylaşmak, öğrenmek, eğlenmek, profesyonel veya özel olarak insanlarla tanışmak için yoğun olarak kullandığımız yerler. Her milletten, her yaştan ve her sosyal gruptan insan kendine göre bir veya birkaç mecra bulup, orada sesini duyurmaya çalışıyor. Sosyal paylaşım ağları bir saniye bile durmaksızın bilgi ve paylaşım üretiyor. İyisiyle, kötüsüyle.

Pek tabi ki, sadece insanlar değil, şirketler, kurumlar, markalar da bu hızlı dünyaya hemen uyum sağladılar. Markalar sosyal ağlarda yerlerini aldı, hikayelerini oralarda anlatmaya devam ediyorlar. Hayatımızda artık adres ve telefonlar yerine, www adresleri ve QR kodları var.

Yazımın başında anlattığım tablonun biraz kaotik bir ortamı tanımladığını farketmişsinizdir. Doğaları gereği, sosyal paylaşım ağları, keskin hatlarla tanımlı olmayan ortamlar. Kuralları olsa da, minimumda tutuluyor veya öyle hızlı değişiyor ki, takip edebilmek mümkün olmuyor. Pek çok sosyal ağ kullanıcısı, bulunduğu sosyal ağın “sadece kullanıcısı” olmayı tercih ediyor. Bunu yaparken de, ne o sosyal ağın kendisine sunacağı avantajlardan, ne de verebileceği zararlardan haberdar oluyor. Yine de, milyonlarca insan sosyal ağlardan vazgeçemiyor.

Bu kullanıcıların bir kısmı, çalışan insanlar. Şöyle hızlı bir hesap yapalım: Türkiye’de sadece Facebook’ta 25-54 yaş arası kullanıcıların oranı %43. Buna 18-24 yaş grubunu da ekleyince, bu oran %83’e çıkıyor. Bu durumda, Türk Facebook kullanıcılarının ağırlıklı kısmının çalışan kişilerden oluştuğunu söylemek mümkün. Net oranları bilemesek de, Türkiye gibi sosyal ağlar ve Internet’in çok popüler olduğu bir ülkede, çalışanların tamamına yakınının bir ya da birden fazla sosyal ağa üye olduğunu tahmin etmek zor değil.

Şirketler, sosyal ağların kullanımına sınırlamalar getiredursun, çalışanlar iş dışı saatlerde veya akıllı telefonları ile sosyal ağları kullanarak, bu sınırlamaları etkisiz hale getiriyor.  Ancak konu bu kadar basit değil, zira şirketler ile çalışanların sosyal medya kullanımının kesiştiği çok önemli bir nokta var: Çalışanların da sosyal medyada bilinçli veya bilinçsiz olarak şirketi temsil ettiği gerçeği. Çalışanınızın sosyal paylaşım ağlarında şirketiniz ile ilgili yaptığı her yorum, paylaştığı her bilgi, attığı her tweet, an geliyor bir krizin başlangıcı olabiliyor.

Klasik iletişimin çok dışında bir işleyişi olan sosyal medya öyle bir ortam ki, anlık olaylara, anlık ve üstelik akıllı cevaplar vermek gerekiyor. “Bekleyelim, düşünelim, birşeyler yazar, yarın cevap veririz.” diye bir yaklaşım sosyal medyada yer bulamıyor, çünkü sosyal medya kendisi kadar hızlı dönen tepkiler istiyor.

Peki o halde ne yapacağız? Yüzlerce çalışanları sosyal ağlarda gezinir, paylaşır ve yazar-çizerken, şirketler nasıl bir aksiyon almalı? Kısıtlamaktan çok farkındalık yaratmayı tercih eden bir insan olarak, sosyal medyada şirket-çalışan işbirliğini en verimli kılmanın birkaç basit ama önemli adımı olduğunu düşünüyorum:

  • Farkındalık yaratın: Çalışanlarınızın sosyal medyayı ve paylaşım ağlarını anlamalarını sağlayın. Nerede ve neden yer almaları gerektiğini, potansiyel riskleri, sağlanacak faydaları anlatın. Üstelik bunu, öncelikle kişisel faydaları, daha sonra şirket faydası çerçevesinden anlatın. Kısa eğitim modülleri, bilgilendirme seansları, mini-videolar kullanın.
  • Şirketinizdeki çalışanların bir sosyal medya haritasını çıkarın: Sosyal paylaşım ağlarındaki çalışanlarınızı bulun. Kimin hangi sosyal paylaşım ağında olduğunu belirleyin. Markanıza değer katacak ve kazan-kazan işbirlikleri yaratacak potansiyelin farkına varın. Çalışanlarınızı gönüllü birer marka elçisi olmaları için geliştirin.
  • Oyunun kurallarını belirleyin: Bir sosyal medya politikası oluşturun. Hem çalışanlarınızı, hem de şirketinizi koruyacak kuralları kısa ve sade bir dille yazılmış bir politika ile netleştirin. Markanız ve şirketinizin zarar görmemesi için kırmızı alanları tanımlayın. Çalışanlarınızın markanızı ve kendilerini en iyi şekilde temsil edebilecekleri zemini hazırlayın.

Yukarıda anlık cevaplar ve hızdan söz etmişken, sosyal medyanın bu hızlı ortamının olumsuz bazı olayları mükemmel avantajlara döndürmek için bazen ne kadar uygun bir ortam sağladığını vurgulamadan bitirmek istemiyorum. Ama bunu gerçek bir örnek ile yapayım:

2011 Şubat’ında Amerikan Kızıl Haçı’nın resmi Twitter hesabından bir tweet düşer ekranlara: “Ryan dolapta iki tane daha 4’lük Dogfish Head birası buldu… içince süper oluyoruz…”. Gece yarısı, bu tweet’in takipçiler tarafından görülmesi ile olaydan haberi olan Amerikan Kızıl Haçı, hemen tweet’i siler ve yeni bir tweet gönderir: “Yaramaz tweet’i sildik, dolabın anahtarlarına da el koyduk. Kızıl Haç’ın aklının başında olduğunda emin olun.” Bu mizahi tweet’in hemen ardından, ilk tweet’te adı geçen DogFish birası Twitter’da bir kampanya başlatır ve takipçilerini Amerikan Kızıl Haçı’na bağış yapmaya davet eder.  Amerikan Kızıl Haçı ise, 130 yıllık yardım kuruluşunun bir çalışanının yaptığı bu insani hatayı olgunlukla karşıladıkları için tüm bağışçılarına teşekkür eder.

Tabi ki, mükemmel bir kriz senaryosu ile başlayan ve başarılı bir imaj ve bağış kampanyası ile sona eren bu örnekteki mutlu son ne yazık ki her zaman karşımıza çıkmıyor. Şirket veya marka olarak sosyal medyada varsanız, unutmamanız gereken en önemli nokta, çalışanlarınızla birlikte varolduğunuz gerçeği. Bakın bakalım çalışanlarınız bu 216 ülkenin hangilerinin vatandaşı?

Pınar Akkaya

Bir cevap yazın

*