Kariyer kaygısı

Kişisel gelişim kitapları, herkesin ‘yeterli çabayla’ her şeyi yapabileceğini iddia eder. İlgili formüller gerçekleştirilirse, kişisel dönüşüm yaşanır ve birdenbire servetler, kariyerler, şöhretler elde edilebilir.

Meryem Adak’ın Hrpicks’de yayımlanan, Linkedin 2016 Türkiye yetenek trendleri yazısında dikkatimi çeken bölüm ‘kariyer kaygısı’ oldu

‘ Türkiye’de global ortalamanın çok üstünde bir “kariyer kaygısı” mevcut (%52). Hatta ilginç bir şekilde, maaş ve sosyal haklar ile ilgili belirtilen endişeden çok daha yüksek çıkmış bu oran. (%47) Bu oranlarda Y kuşağının iş ve kariyer hayatından beklentilerinin etkisi olduğunu düşünüyorum.’

Kaygıların beklentilerle olan ilişkisini çok doğru yorumladığını düşünüyorum Meryem Adak’ın. Pazarlama filozofu Seth Godin, kaygı ve endişeyi ‘kaçınılmaz sonucu iki kere yaşamak‘ olarak, aptalca ve yıpratıcı bir duygu olarak tanımlıyor. Ben kariyer kaygılarını Alain De Botton’un ifade ettiği şekilde ‘statü endişesi’ ne bağlamak istiyorum. Sosyal varlıklar olarak biz insanlar, gücü elde tutmak (kaynaklara sahip olmak ), saygı duyulmak ve bir topluluğun parçası olmayı önemsiyoruz. Kartvizitinizdeki unvanlar, iş dereceniz, yönettiğiniz insan sayısı ve bütçe tutarları, şirket aracınızın markası, parçası olduğunuz komiteler, çalıştığınız şirketin prestiji gibi sosyal etiketler de bu beklentilerin içeriğini oluşturuyor. Beklentilerin gerçekleşmemesi durumu ise kendimize olan saygımızı azaltıyor. Formüle edecek olursak

Kendine Saygı = Başarı / Beklentiler

olarak ifade edebilirz. Her başarısızlık ve/veya gerçekleşmeyen beklenti, kendimize olan saygımızı azaltırken, bize arttırmak için iki yol kalıyor: ya daha fazla başarı elde edeceğiz, ya da beklentilerimizin sayısını azaltacağız.

Bugünün dünyasında beklentilerimizi azaltmak çok kolay değil. Medyanın popüler yetenek sizsiniz tarzı programlarında gördüğümüz üzere, kimse yeteneksiz olduğunu, asla zengin veya oyuncu olamayacağını, iş yerinde yükselemeyeceğini düşünmek istemez. Kişisel gelişim kitapları, herkesin ‘yeterli çabayla’ her şeyi yapabileceğini iddia eder. İlgili formüller gerçekleştirilirse, kişisel dönüşüm yaşanır ve birdenbire servetler, kariyerler, şöhretler elde edilebilir. Demokratik ve kapitalist toplumlarda başarısız olmak için bir kanıt bulunmadığı, eğer bir başarısızlık varsa ‘hayallerin’ peşinden gidilmediği vurgulanır.

Modern yaşamın savunucuları, benim gibi moderniteye şüphe ile bakanlara karşı sav üretirken refahı ortaya koyarlar. Endüstriyel devrim toplumun her kanadında bir refah artışı ortaya çıkarmıştır ve bu yadsınmayacak bir gerçektir. Jean-Jacques Rousseau ise zenginliği, her şeye değil, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak olarak tanımlar. Bu tanımdan yola çıkarak modernite, artan beklentilerimizle, artan gelirimize rağmen bizi daha da fakirleştirmiştir. Olduğumuzla, olabileceğimiz arasında ki fark açıldıkça, kaygılar tetiklenir. Her zaman daha iyi bir kariyer noktası, daha iyi bir okul, daha iyi bir araba ve eş vardır. Modernite bizlere sahip olduğumuzdan daha çok sahip olacağımız şeylerin beklentisine sokarak, araştırma sonucunun gösterdiği gibi, yakamızı bırakmayacak bir endişeyi üzerimize yüklemiştir.

Meritokrasi, yönetim gücünün, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne yani liyakata dayandığı yönetim biçiminin tanımlamasıdır. Meritokrasilerde, ilerleme ve yükselme kişinin bilgi, başarı ve yeteneklerine bağlı olarak gerçekleşir. 1800’lü yıllarda Avrupa’da başlayan meritokrasi hareketi, hiyerarşi yerine adil bir rekabet ortamında yetenekleri ifade edebilme özgürlüğünü getirmiştir. Bu düzende kişinin geçmişi, cinsiyeti, ırkı ve yaşı ilerlemesinin önüne dikilen engeller olmaktan çıkmış, adalet devreye girmiştir.

Meritokrasi düzeninde adaletli olarak başarıyı hak edenler başarılı oluyorsa, başarısız olanlar da hak ederek başarısız olurlar. Alt statülere sahip olmakta artık ‘hak’ edilen bir duruma dönüşmüştür. Dolayısıyla, meritokratik bir düzende, bir insanın iyi,yetenekli ve zeki olmasına rağmen, düşük bir iş derecesine sahip olması, terfi edememesi ve düşük gelire sahip olması daha ciddi bir endişeye sebep olmaktadır. Geçmişin alt statülü ve düşük gelirli insanları ‘talihsiz’ tanımlamasından çıkarak ‘başarısız’ başlığı altında tanımlanmakta ve utanç duygusu yaratılmaktadır.

Meritokratik düzene geçiş çabalarımızda, Avrupa toplumlarıyla  aramızda 100 yıldan fazla bir süre olması, yetenek araştırmalarında, sosyal statü kaygısını işaret eden kariyer kaygılarının ortaya çıkış nedenini olarak ortaya konabilir. İşgücüne katılan gençler, meritokrasi anlayışıyla, başarısız olmadıklarını sürekli kanıtlamak durumunda kalıyorlar. Projeye seçilememek, terfi ve potansiyel çalışan listelerine girememek, yönetici adayı seçmelerinde dışarıda kalmak, yöneticinin takdirini alamamak v.s gibi durumlarda kendilerine duydukları öz saygıyı erozyona uğratıyor. Bir çoğu, kendini kanıtlama illüzyonuna kaptırarak, hayatının direksiyonuna başkalarını oturtmayı tercih ediyorlar.

Bu kaygıların temelinde tüm dünyanın sevgisini ve saygısını kazanmak arayışı yatmaktadır. Çok insan sevgi konusunu konuşmayı, içini açmayı zayıflık belirtisi olarak gördüğünden, statü edinme arzusunu ekonomik terimlerle tanımlamayı tercih eder.Buradan yola çıkarak ben araştırma sonucunu, Türkiye’de global ortalamanın çok üstünde bir “sevgisizlik” mevcut (%52) olarak değiştirmek istiyorum, beklentimiz tüm modernite savlarına rağmen gene SEVGİ.

Bir cevap yazın

*