İş hayatında 140’la gitmek

514

Bir öğlen vakti, Maslak’taki ofisimin penceresinden bakıyorum. Telaşlı iş insanları kalabalığı, öğle yemeğinden dönüyor. Az sonra her biri tekrar işlerinin başına dönüp, masalarına oturacaklar. Her biri, şirketleri için farklı bir potansiyel vadediyor. Aralarından kimileri için gelecek planları yapılıyor, kimilerine “geleceğin Genel Müdürü” diye bakılıyor. Bazıları ise iş dünyasında başarıya giden kapının anahtarını bir türlü bulamamış, elindeki karmaşık yumağa bakıyor, bakıyor. Pencereden bakarken bana bunları düşündüren şey ise, yakın zamanda okuduğum bir araştırma.

Lyon’daki ESDES Yönetim Fakültesi bünyesindeki Institut Psychanalyse et Management’ın Mayıs 2012’de yayınladığı araştırma, üstün zekanın profesyonel başarı üzerindeki etkilerini inceliyor. Araştırmanın sahibi iki bilim adamı, Dominic Drillon ve Georges Botet Pradeilles, yaptıkları bu ilginç çalışmayı “Üstün zekalıların organizasyonlarda yeri var mı?” başlığı ile sunmuşlar. Geçen Eylül’de Drillion ile yaptığım sohbet sırasında, insan kaynakları kariyerim boyunca karşıma çıkan olayları düşündüğümde, üstün zekanın her zaman üstün başarıya eşit olmadığını gördüğümü söylemiştim.

Employer Brand Academy Türkçe Sertifika Programı

Son yıllarda, sosyal, duygusal, görsel, sayısal gibi farklı zeka tipleri tartışılıyor. İnsan zekasının farklı alanlarda yüksek olabileceği ve kişinin hangi alanda yüksek bir zekaya sahip olduğunu bilmesinin başarıya ulaşmasına katkıda bulunacağı savunuluyor. Drillon ve Pradeilles’in araştırması ise, IQ’yu temel alan bir araştırma. İki bilim adamı, “üstün zekalı” olarak tanımlanan insanların, olayların veya nesnelerin özelliklerini ve birbiri ile ilişkilerini anlamak konusunda ortalamanın çok üzerinde bir kavrama yeteneği gösterdiklerini ve yapılan psikometrik ölçümlerde bu kişilerin zekasının  nüfusun %99’unun üzerinde olduğunun görüldüğünü söylüyor. Hemen ardından da, vurucu soruları soruyorlar:

Acaba bu farklı durum, bu kişilere eğitim ve iş hayatında başarı olarak geri dönüyor mu?

Şirketler, bu “genel profilin dışında” kalan yetenekleri değerlendirmeyi becerebiliyorlar mı?

Bu kişiler bu farkı başkaları ile paylaşmaktan keyif alıyor ve üstün zekalarından kişisel bir mutluluk duyuyorlar mı?

 

Bu ilginç soruların cevaplarına geri dönmeden önce, size IQ hakkında biraz bilgi vermeme izin verin: Kişinin IQ skoru, zihin yaşının, takvim yaşına bölünüp, 100 ile çarpılmasıyla elde edilen rakam. 100, kişinin zihin yaşının, takvim yaşı ile denk olduğu durum olduğundan, IQ’yu ölçen testlerin hepsi 100’ü “ortalama insan zekası” olarak kabul ediyor; dolayısıyla 100’un üstü “normalin üstünde zeka”, 100’un altı da “normalin altında zeka” sayılıyor.  Yetişkin IQ testlerinde 70’in altı zeka geriliğini, 140’ın üstü ise dahilik durumunu anlatıyor.

IQ’yu ölçen bir dizi farklı test var; bununla beraber, dünyanın en yüksek IQ’lu insanını aradığınızda bulacağınız net bir cevap yok: IQ testleri yaş ve ölçüm metodu olarak farklılık gösteriyor, dolayısıyla IQ sonuçları da değişkenlik gösterebiliyor. Bu nedenle Guinness, 1990 yılından itibaren “En Yüksek IQ” kategorisini Rekorlar Kitabı’ndan çıkardı.

Yine de, şöyle bir etrafımıza bakarsak kimleri gördüğümüzü söyleyeyim: 2012’de 13 boyutlu bir testte IQ’su 198 olarak tesbit edilen Abdesselam Jelloul, ileri düzeyde bir IQ testinde en yüksek skoru almış kişi kabul ediliyor. Onu 197 ile olağanüstü matematik ve dil yeteneği ile harika çocuk William Sidis ve 195 IQ sahibi “Amerikan’ın en akıllı adamı” olarak anılan Christopher Langan izliyor. Yüksek IQ’lar arasında, 190 ve 187 ile iki satranççı, Gary Kasparov ve Bobby Fischer var.  Albert Einstein’ın IQ’su 160 olarak biliniyor.

 

 

 

Zeka başlı başına ilginç bir olgu. Üstün zeka veya dahilik ise, paketin içinde başka birçok şeyi daha barındırıyor. Drillon ve Pradeilles’in araştırmasına konu olan grup, IQ skoru 140’in üzerinde olan grup, yani deha sınırı.

Dahi deyince birçoğumuzun aklına müzik, resim, bilim dünyasından isimler gelir. 4 yaşından itibaren beste yapıp, 6 yaşında Viyana Kraliyet Sarayı’nda konser veren Mozart, 12 yaşında Bach’ın bütün füglerini hafızasından çalabilen piyano virtüözü Franz Liszt, 8 yaşında ilk ünlü tablosu Il Picador’u yapan Picasso, 8 yaşında matematik teoremleri ispatı ile uğraşan, hesap makinesinin mucidi Blaise Pascal bu ünlü isimlerden sadece bazıları. Işıltılarla dolu bir dünya!

Ne var ki, Drillon ve Pradeilles, araştırmalarında madalyonun karanlık yüzünü de anlatıyorlar: Birçok dahi, psikolojik olarak son derece hassas bir yapıya sahip. Müthiş zihinsel yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının ötesinde, ruh durumları gel-gitler ile dolu. Topluma uyumda, normlar içinde yaşamakta ciddi şekilde sıkıntı çekiyor, üstelik hayatları boyunca çeşitli kişisel sorunlarla boğuşuyorlar. Zekaları zamandan ve mekandan bağımsız hareket eden bu insanlar, zaman zaman “gerçekliği” gözden kaçırabiliyorlar.

Gelelim şirketlere… Eğer IQ’nuz 140’ın üzerindeyse, günümüzün şirketlerinde çalışmak acaba ne demek? Drillon ve Pradeilles, araştırmalarında şirketlerdeki dehalar üzerine bakın neler tesbit etmişler:

–         Üstün zeka insanı “süper kahraman” yapmıyor. Şirketler, üstün zekalı çalışanına gereken yolu açmaz ve onun kendi standartlarında bir alanda çalışmasını ve üretmesini sağlamazsa, o çalışanın eşsiz potansiyelinden yararlanmaları ne yazık ki mümkün olmuyor. Deha, ancak başkaları tarafından yol açılınca yeşeriyor.

–         Anlama ve tepki verme hızları normal zekada çalışanlara göre çok daha farklı olan üstün zekalı çalışanlar, bazen organizasyonlarda konuşabilecekleri ve fikirlerini paylaşabilecekleri insan bulamıyor ve izole oluyorlar. Bazen bu durum onlar için bir çıkmaz haline geliyor.

–         Tıpkı şirketlerdeki üst düzey roller gibi, üstün zekalı çalışan da şirketteki varlığını korumaya ihtiyaç duyuyor; aksi halde güç oyunlarının kurbanı oluyor. Dolayısıyla şirket içindeki dengelere dikkat etmesi ve oyunun kurallarını gözden kaçırmaması önemli.

–         Üstün zekalı çalışanlar yüksek öngörüleri, sorunları hızlı çözmeleri ve pratik yaklaşımları ile şirket sonuçlarına son derece önemli etkiler yapabilen çalışanlar. Ancak, yaklaşımları çoğu zaman diğer çalışanlara tuhaf gelebiliyor. Sözkonusu sanat olduğunda üstün zekalı kişi bu tuhaflıktan beslense de, sözkonusu bir şirket olduğunda aldığı tepki çok da olumlu olmayabiliyor.

–         Şirketler daha çok konformizmi besleyen, hiyerarşik ve görece yavaş ortamlar oluşturmayı tercih ediyor. Aşırı sorgulama veya aykırılıktan çok, uyum ile artı değer yaratmak üzere yapılanıyor.  Böyle bir durumda dahi çalışan, ya kendini disipline ediyor ve politik davranmayı seçiyor ya da kendi kurduğu sistemin bekçisi haline geliyor; ancak her iki durumda da üzerinde ciddi bir stres oluşuyor.

Bu ilginç araştırma üzerinde ben biraz daha düşüneceğe benziyorum.

Doğru olan şu ki, 140 IQ’lara ofislerde hergün rastlamıyoruz.  Ancak, bu nadir şansa sahip olan şirketlerin, üstün zekalı çalışanlarının yaratabileceği o müthiş farkı farkedip, onları “normalize” etmeye çalışmak yerine, bu istisnai durumu kişisel ve kurumsal başarıya dönüştürmeleri daima mümkün. Unutmayın: İş hayatında 140’la gitmek kolay değil, yollar kusursuz yapılmış olmadıkça.

Yanıtlayın / Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.