Enron’dan Volkswagen’e İş, Etik ve Sürdürülebilirlik

1913’te kurduğu şirketi ile aynı adı taşıyan Arthur Andersen, 1929’daki Büyük Buhran döneminde, Northwestern Üniversitesi’nde yaptığı etik ile ilgili bir konuşmada, raporlardaki dürüstlüğü koruyabilmek adına, muhasebecinin karar ve eylemlerinde tam bağımsız kalabilmesinde ısrarcı olması gerektiğini belirtmişti. Arthur Andersen’in etik anlayışının temelinde yatan ana prensip belki de annesinin ona çocukluğunda “doğru düşün, doğru konuş” şeklindeki telkiniydi. 100 yıl kadar ayakta kalmayı başarabilmiş ve çökmeden önce dünyanın en itibarlı firmaları arasında yer alan Arthur Andersen’i Enron skandalına sürükleyen sebep neydi?

Sürdürülebilirlik kelimesinin tanımının yapılmasından bir süre önce, bir doğal gaz sahasını kullanmak için harekete geçen bir petrol şirketi bu muazzam doğal gaz rezervinin yoğun oranda CO2 barındırdığını fark etmişti. O dönemde karbon emisyonları ile iklim değişikliği arasındaki ilişki pek bilinmiyordu. Ancak petrol şirketinin bu ilişkinin varlığını tespit ettiği andan itibaren yıllarca bu durumun varlığını inkâr ettiği iddia edildi. Ayrıca kamu karşısında aldığı tutum küresel iklim değişikliğinin yaratacağı tehlikelerin yadsınması yönündeydi. Söz konusu petrol şirketinin tamamen bilinçli olarak yıllarca sürdürdüğü bu tutumu sizce etik bir davranış mı?

Volkswagen 15 Ekim 2015 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, ABD Çevre Koruma Ajansı’na (EPA), 2016 model dizel araçlarının da egzoz testlerinde manipülasyona yol açabilecek ek bir yazılıma sahip olduğunu bildirdi. “Yedek Emisyon Kontrol Mekanizması” adlı bu yazılımın 2009-2015 yılları arasında üretilen dizel araçlarda da kullanıldığı tespit edilmiş ve firmanın bu yüzden milyarlarca dolarlık tazminatla karşı karşıya kalacağı bildirilmişti. Yıllarca araçlarının sağlamlığı, performansı, güveni ve çevreci nitelikleriyle otomotiv pazarında yer etmiş Volkswagen’in Amerika CEO’su Michael Horn, New York’taki açılışta “Firmamız EPA, California Air Resources Board ve size karşı dürüst değildi” demişti. Bu etik bir yaklaşım mı?

Cevabı, petrol şirketinin eski çalışanlarından iklim uzmanı Lenny Bernstein’ın Ohio Üniversitesi’nin etik konusundaki sorularını yanıtladığı e-postasında görebiliriz: “İşletmeler bugün veya gelecekteki çevresel etkiyle kârları ölçüsünde ilgilenirler. İmajlarını iyileştirmek için fedakâr tutumlar sergileyebilirler. Ama bu aksiyonların temelinde yatan varsayım ileride kârın artacağı sonucudur.”

Kurumsal açıdan, bu örneklerin tamamında ortak sorunların yer aldığını söylemek mümkün: Kâr baskısı; sürekli büyüme hedefi; haksız rekabet; etik egoizm ve paranın tek ölçüm aracı olması.

Kâr Baskısı. Bir işletmenin varoluş sebebini sadece kâr etmek olarak tanımlayabilir miyiz? Bu soruya evet diye cevap verenlerin sayısı bir hayli yüksek olabilir. Ama işletmelerin topluma hizmet etmek ve yaşamını devam ettirmek gibi iki diğer amacı da vardır ki bir işletmenin başarısı bu üçü arasında dengeyi kurmaktan geçer. Günümüzde işletmelerin toplumsal fayda konusuna daha çok dikkat etme çabaları hem kâr eden hem de sosyal fayda üreten hibrid şirketlerin doğmasına sebep olmuştur. Ancak küresel rekabet ortamında şirket hissedarları ve yatırımcıların dayattığı kâr baskısı, kâr amacının toplumsal amacın ötesinde bir öneme sahip olduğu gibi bir sonuç yaratabilir. Hatta ortaya çıkan bu çarpık sonucun toplumda, kurumsal imajı sarsacak bir rahatsızlık yaratmaması adına, sosyal faydanın kurumsal iletişim yoluyla şirket için çok önemliymiş gibi lanse edilmesi belki de sonun başlangıcını hazırlar. Gerçeğin bir defa çarpıtılması, daha sonra işletmeyi yok etmeye kadar götürebilecek bir yalanlar dizisinin ilk adımı olabilir.

Sürekli büyüme hedefi. Buradaki önerme çok basit; sizce sınırları belli olan bir dünyada sınırsız bir büyüme mümkün olabilir mi? Sürekli tüketimi pompalayan ve büyürken işletmenin maddi varlıklarını artıran ama aynı zamanda paydaşlarına, doğaya ve toplum hesabına ciddi bedeller ödetip kaynaklarını bile bile yok eden bir model ne kadar etik? Bir savaşın, hastalığın ya da herhangi bir çevresel sorunun daha fazla üretim ve hizmete dönüştürülerek büyüme ve tüketim çarklarına katkı veriyor olması sizce ne kadar ahlaki ve sürdürülebilir?

Aşırı derecede büyüyerek bir yandan ülkelerin politikalarına yön verecek kadar güçlenen, diğer yandan da küresel yayılımlarıyla yerel olana bir anlamda yaşama şansı tanımayan dev şirketlerin yönetimlerinde ciddi sorunlar olduğunu düşünüyorum. Bu şirketlerin halihazırda kurmuş olduğu finansal tablolara dayalı raporlama yapısı, ERP ve iç kontrol sistemleri, iç denetim ve bağımsız denetim gibi yollarla kısmen kontrol edilebiliyor olsa da tepedeki karar mekanizmalarında bazı eksiklikler olabildiğine inanıyorum. Bu tip şirketlerde bir insanın ya da yönetim ve icra kurullarının kapasitesinin çok üzerinde bir bilgi ihtiyacının bulunması ve kararların sunulan sınırlı bilgiler ile alınmak zorunda olunması, özellikle büyüklükleri itibarıyla sorumluluk ve hesap verebilirlik alanı kıtaları aşan kurumlarda hatalara sebebiyet verebiliyor.

Haksız rekabet. Michael Porter’a göre rekabet avantajı işletmenin sahip olduğu veya yarattığı bir özellik ya da özellikler bütünüyle rakiplerine karşı bir üstünlük sağlamasıyla elde edilir. Porter bu rekabet avantajını yakalayabilmek için farklılaştırma veya maliyet avantajından birinin kullanılmasını öngörmektedir. Ancak bir yandan pazara yeni giren rakipler, bir yandan da ikame ürün ve hizmetler, bir yandan tedarikçiler, bir yandan da müşterilerin pazarlık gücü arasında kalan işletmelerin rakipleriyle çarpışırken yukarıda bahsi geçen stratejilerin sınırlarını aşan çözümler ürettiklerini düşünüyorum. Bu da bizi, iktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış veya başkaca suretle her türlü kötüye kullanımı olan haksız rekabet tanımına götürüyor. Bir otomotiv şirketinin 22 ülkede iş alabilmek için rüşvet vermesi, bir spor markasının Uzakdoğu’da çocuk işçi çalıştırması gibi örnekler belki de haksız rekabetin varabileceği en olumsuz uç noktalar. Yoksa sürdürülebilir kalkınmanın sağlanabilmesi için insan hakları, işçi hakları, yolsuzlukla mücadele ve çevre konularında 10 adet ilkenin tanımlandığı “Küresel İlkeler Sözleşmesi’nin” işletmeler tarafından kavranmak, desteklenmek ve uygulanmak üzere oluşturulmasına gerek duyulur muydu? Bu maddeler arasında çocuk işçi çalıştırılmaması, rüşvet ve haraç dâhil her türlü yolsuzlukla mücadele edilmesi, insan hakları ihlallerine fırsat verilmemesi, çevre sorunlarını önleyici ve çevreyi koruyucu yaklaşımların desteklenmesi gibi çarpıcı ilkeler var. Acaba Volkswagen yönetimi bunlardan biri olan “iş dünyası çevre dostu teknolojilerin gelişmesi ve yaygınlaşmasını desteklenmelidir” ilkesini rekabet koşulları içinde daha yüksek maliyetli bir çözüm olarak mı gördü? Petrol şirketi kendine ve sektörüne bir gerçeği gizleyerek sağladığı rekabet avantajını acaba doğruyu paylaşarak bir marka itibarı hikâyesine dönüştürebilir miydi? Bir sosyal hareket olan “Adil Ticaret” kavramı, sürdürülebilirliği desteklemek ve bu doğrultuda üreticileri haksız rekabetten korumak amacını gütmüyor mu?

Etik egoizm. Etik kelimesinin Türkçe Sözlükteki anlamına baktığımızda “çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü”  veya “ahlaki, ahlakla ilgili” tanımlarını görürüz. Etik egoizm ise herhangi özel bir durumda kişiye en yüksek faydayı (ya da düşük zararı) sağlayan ahlaki davranış olarak tanımlanır. Bu yaklaşım her şartta kendi çıkarını maksimize etmeye (ya da kendi zararını minimize etmeye) dayalıdır.

Etik, ahlaki değerlere dayalı olarak bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir. Herhangi bir küresel şirketin farklı bölgelerdeki tüm etik değerleri bir araya toplayabilecek ya da tüm etik beklentilere aynı anda cevap verebilecek bir yapı kurabileceğini düşünmüyorum. Burada tümden gelimden ziyade tümevarımın daha etkili olacağı kanısındayım. Aynı Arthur Andersen örneğinde olduğu gibi, basit, yalın bir temel etik değer kimsenin kafasını karıştırmadan genele yansıtılabilir. Sizce Arthur Andersen büyüme ve kâr baskısı içinde ve bunlara ek olarak sadece kendi çıkarına yönelik etik egoizm yaklaşımına sahip olarak, temel değer ya da değerlere sahip çıkabilmiş mi?

İşletme hesaplarında paranın tek ölçüm aracı olması. 1494 yılında matematiksel kuramların yanı sıra muhasebenin temel esaslarını da kitabında açıklayan matematikçi Luca Pacioli, okuyucularını geceleyin aktif ve pasif toplamları aynı rakama eşitlemeden uyumamaları konusunda uyarıyordu. Bugüne geldiğimizde ise sadece aktif ve pasif karakterli hesapları tutturuyor olmamız gece rahat uyumamız için yeterli olmuyor. Çünkü işletmelerin para ile ölçülen değerlerin dışında çok önemli sosyal ve çevresel etkileri var. Şimdiye kadar ekonomik dışsallıklar olarak nitelendirilen sosyal ve çevresel etkiler sürdürülebilirlik raporları vasıtasıyla ölçeklendirilebilir hale getirilmiştir. Bu raporların finansal tablolar ile entegre edilerek birlikte kullanılır hale gelmesi, paranın ölçüm aracı olarak tekelliğini sona erdirecek gibi görünüyor. Aslında birçok büyük şirket entegre raporlamayı kullanmaya başladı. Ancak entegre raporun hedefine ulaşabilmesi için sadece işletmelerin bu raporu kullanması değil aynı zamanda rapor okuyucuların ve özellikle tüketicilerin bilinçlenmesi gerekiyor. Her şeyden evvel kararlarımızı “paradan”  başka etkileyebilecek ölçeklendirilebilir faktörler olduğunu kabullenmemiz ve yüzyıllardır süregelen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz kaçınılmaz…

Öte yandan yukarıda bahsettiğim ve birçok farklı yönden su yüzüne çıkan problemlerin çözümlerinin ne yazık ki kapitalizme dayalı küresel ekonomiden gelmeyeceğini de fark etmeye başladığımızı görüyorum.

Sürdürülebilirliğin tanımı olan “bugünün ihtiyaçlarını gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarından ödün vermeden karşılamak” sözü işletmelere kurumsal sorumluluk ve hesap verebilirlik açısından daha farklı bir çerçeve sunuyor. Bu çerçevenin ise mevcut sistemden kaynaklanan sorunlara birçok yönden çözüm getirebileceğini düşünüyorum.

Öncelikle “gelecek kuşakların ihtiyaçlarından ödün vermemek” sözü, insan ömrü ya da belli bir zaman kısıtı ile sınırlandırılan yönetim anlayışıyla karşılanabilecek bir olgu değil. Tabi bundan başa geçenin ömrünün sonuna kadar yönetmesi anlamı çıkmamalı. Burada sözü geçen kurumun en baştan sürdürülebilirlik tanımı ile uyumlu bir değer yaratması ve bu değeri uzun vadede koruyabiliyor olması. Bir başka deyişle işletmenin kuruluş amacının içinde sosyal ve çevresel sorumlulukların da yer alması ve kısa vadeli bir takım kararların ana kuruluş prensibine, ya da varoluş sebebine aykırı olmasının engellenmesi. Tabi konu etik olduğunda her şey burada bahsettiğim gibi net olmayabilir. Fosil yakıtların küresel ısınmaya yol açtığı gerçeği epeyce yeni bir bilgi. Petrol şirketi örneğinde olduğu gibi geçmişte varoluş sebebi son derece etik görünen bir değer ileride farklı olarak algılanabilir. Ancak varoluş sebebine aykırı bir etik algısının oluşması durumunda gerekli dönüşümü yapmak yerine gerçeği saklamak kuşkusuz gelecek kuşakların çıkarını olumsuz yönde etkileyecektir.

Sürdürülebilirlik tanımı “çıkarı” tek merkezde toplayan tüketime dayalı ekonomik modeli, faydayı “genele” yayan ve aynı zamanda paydaşların, doğanın ve sosyal çevrenin hep birlikte yararlandığı bir modele dönüştürüyor. Bu model de bana göre tek taraflı etik egoizm yerine çoklu fayda yaratan yararcılık kuramı ile özen etiğini (care ethics) birleştiren bir sonuç yaratıyor. Burada aslında birbirinden zıt temellere dayanan faydacı etik ile özen etiğini kısaca açıklamak isterim. Sonuçsal kuramlar arasında yer alan yararcılık, eylemin sonuçlarına odaklanır. Bu kurama göre en doğru davranış en çok faydayı yaratacak aksiyonun gerektirdiği davranıştır. Tabi bu davranışın etki alanı, ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı, etki gücü ya da yoğunluğu ve gerçekleşme olasılığı kuramın dört farklı yönünü bize aktarır. Herhangi bir aksiyonun sonuçlarının ahlaki önemi olduğundan ve en yüksek faydayı yaratması gerektiğinden yola çıkan yararcılık kuramı günümüzde özellikle sağlık ve sosyal politikada etkisini gösterir. 80’li yılların başında Carol Gilligan’ın ortaya attığı özen etiğinde ise diğer kuramlardan farklı olarak kadınsı bir taraf olduğu ve bunun temelinde de insanların arasında özene dayalı ilişkilerin yattığı ifade edilir. Bu iki kuramın arasındaki en önemli fark ise faydacılık kuramında genel kabul gören evrensel ahlaki esaslar geçerliyken, özen etiğinde evrensel prensipler yerine ahlaki tikel söz konusudur. Dolayısıyla yararcılık kuramında ahlak mantığa dayandırıldığından duygulara yer yoktur. Öte yandan özen etiğinde bireysel özerklik yerine bireylerin birbiriyle olan bağları ve bu bağların duygu aktarımları dikkate alınır.

Bu kuramları şu basit soruları sormak için anlattım. Acaba Arthur Andersen, aksiyonlarında kendi çıkarı yerine toplumsal faydayı ve mesleki özeni öne koysaydı ve bunu şirket bütününe yayabilseydi Enron vakası olur muydu? Petrol şirketi yaptığı işte doğayı da paydaş olarak kabul edip etkileşim alanına dâhil etseydi, acaba gerçeği saklamak için harcadığı para ve zamanı 35 yıl önceden üretim teknolojisini değiştirmeye yatırır mıydı?  Aynı şekilde rakiplerini de birer paydaş olarak görebildiklerinde işletmeler rekabet sarmalından kurtulabilirler mi? Aslında, rakipler paydaş olarak kabul edildiğinde “rival” (rakip) kelimesinin etimolojik kökü olan “dere” ve kelimenin 16. yy daki “aynı dereden olan, aynı dereyi kullanan” esas tanımına daha yakın olunmaz mı?

Burada herhangi bir kararın alınırken yarattığı etki alanının en ince ayrıntısına kadar hesap edilmesi çok kritik. Aslında bu etki alanı hesaplanırken bunun sonunun olmadığı da düşünülebilir. Ancak süreçleri baştan sona ele almaya çalışmanın bile bizi şimdiki durumumuzdan çok daha iyi bir yere götüreceği kesin. Genelden bahsederken, burada, şirketin tüm paydaşları, çalışanlar, müşteriler, tedarikçiler, toplum, doğa hepsini kastediyorum. Sözünü ettiğim süreç ise sipariş ile başlamıyor, kâr etmek ile de bitmiyor. Sürecin bundan çok daha geniş bir alanı var. Talebin nasıl oluşturulduğundan, üretimin nasıl yapıldığından, paranın nasıl kazanıldığına, topluma ve doğaya çıkan faturanın ne kadar olduğuna kadar… Örneğin bana göre Volkswagen örneğinde süreç şirketin tazminat ödemesi ile sonlanmıyor. Acaba diğer araba üreticilerinde de benzer bir yazılım var mı? Konu karbon emisyonları ise ödenecek tazminatın yine çevre yararına kullanılması, yaratılacak faydayı maksimize edebilir mi veya verilen zararı kısmen de olsa telafi eder mi? Hatta diğer firmalarda da böyle bir yazılım bulunuyorsa, firmaların tazminat ödemesi aslında çözülmemiş olan emisyon azaltımı sorununu ortadan kaldırır mı? Tazminat bir Ar-Ge fonuna dönüştürülüp diğer üreticileri de bir araya getiren bir açık inovasyon projesine dönüştürülebilir mi? Bu konunun hem uzun vadeli, hem de tüm paydaşlara etkisi açısından ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

Diğer bir örnek olarak geriye kalan denetim firmalarının tekelleşmesinin etik açıdan yarattığı problemler yüzünden Arthur Andersen’in piyasadan silinmiş olmasının artı, eksi ne gibi etkileri bulunduğu tartışılabilir.

Sürdürülebilirliğin tanımına uyan bir diğer unsur ise “yerel” olana duyulan saygı ile ilgili. Günümüzdeki tüketim alışkanlıkları bir yandan küresel olmanın getirdiği ölçek ekonomisinin parasal maliyetini düşürürken diğer yandan maliyetin sözde ölçeklendirilemeyen ve dışsal ekonomik unsurlar olarak nitelendirilen bir bölümünün maliyetini topluma ve doğaya yüklüyor. Bunu yaparken de her şeyin sanki aynı olması bir faydaymış gibi gösterilerek yerel olan yok ediliyor. Evet benzer olmak, tek olmak, farklı bölgelerde aynı alışkanlıklara sahip olmak, hedef kitle oluşturmak ve bu sayede bir takım ürün ve hizmetlere yönelik talebi şekillendirmek ve yönetmek açısından işletmelerin işini kolaylaştırıyor ve maliyetlerini düşürüyor olabilir. Ancak küresel olmaya çalışırken yerel olanı tükettiğimiz, yerele zarar verdiğimizde kendi geleceğimizi yok ettiğimizin farkında mıyız? Küreselin yarattığı büyüme arzusunun yerelden çok daha önemli olduğu gibi bir yanılsamanın, tüm canlı ve cansız varlıkların arasındaki vazgeçilmez bağı da yadsımak anlamına geldiğini biliyor muyuz?

İşte bu yüzden sürdürülebilirlik, “büyüme” yerine “kalkınmayı” öne sürer. Ekonomik büyüme üretim yoluyla gelir düzeyindeki artışla ilgili olup, sayısal olarak ölçüm birimi paradır. Ülkeler için büyüme ulusal gelir düzeyindeki artışla, şirketlerde ise cirodaki yükselişle açıklanır. Yani büyüme nicel bir kavramdır. Hâlbuki kalkınma niteliksel bir kavramdır. İnsana ve çevreye yapılan yatırımla ilgilidir. Kalkınma işletme bazında kurumsallaşma, üretimin kalitesi, yaratılan katma değer, inovasyon kapasitesi, verimlilik gibi unsurları kapsar. Ulusal bazda ise toplumun yaşam standartları, eğitim düzeyi, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması, işsizliğin azalması, sosyal güvenliğin sağlanması, çevrenin, kültürel, sanatsal ve tarihi değerlerin korunması hatta iyileştirilmesi gibi unsurları içerir. Dolayısıyla kalkınma mutlaka büyümeye bağlı değildir. Beraberinde büyümeyi getirebilir, getirmeyebilir de. Bu açıklamalardan yola çıkarak hedefini kalkınma yerine sadece büyüme olarak belirleyen kurumların sadece kendileri için değil, toplum, çevre ve gelecek için de ne kadar büyük bir tehlike yarattıklarını görebiliyor musunuz? Hele ki sürekli büyüme sevdasıyla varlık tarafını arttırırken ölçüm birimini sadece para olarak kullanarak bilançonun şimdilik görünmez tarafında yer alan, sosyal ve çevresel etkiyi yok saydığımızda nasıl bir felaket sarmalının içine hapsolduğumuzun farkında mısınız? Kalkınmanın karbon emisyonları dahil olmak üzere çok fazla kriteri bulunduğu için, bu kriterleri harmanlayan ve kurumsal bilgi haline getiren sürdürülebilirlik raporları şirketlerin kamuyu kurumsal kalkınma konusunda bilgilendirmeleri amacıyla ortaya çıkmıştır. Entegre raporlama finansal olan veriler ile sürdürülebilirlik raporundaki verileri birleştiren ve aralarındaki ilişkiyi irdeleyen yeni bir raporlama türüdür. Temel dayanağı ise paranın tek ölçüm birimi olarak bir işletmenin başarısını ya da performansını değerlendirmek için yetersiz olduğudur.

Son söz Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica’dan: “Bir şeyi paranızla değil, hayatınızın o parayı kazanmak için harcadığınız kısmıyla alırsınız”.

İzel Levi Coşkun

Harvard Business Review’da yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

*